Bir arkadaşınız size hiç beklemediğiniz kadar pahalı bir hediye verdiğinde ilk tepkiniz büyük ihtimalle mutluluk olur. Fakat bazen kutuyu açtıktan birkaç saniye sonra zihnin arka tarafında küçük bir hesap makinesi çalışmaya başlar: “Ben ona ne almıştım?”, “Bunun karşılığında ne yapmam gerekiyor?”, “Doğum gününde aynı değerde bir şey mi almalıyım?” Çok yakın olmadığınız birinin oldukça kişisel bir hediye vermesi de benzer bir huzursuzluk yaratabilir. Hediyeyi beğenseniz bile, ilişkinin sizden habersiz biçimde başka bir seviyeye geçtiğini hissedebilirsiniz...
Hiç kendinizi bir stadyumda yüksek sesle tezahürat yaparken, bir protestoda öfkeli hissederken veya panik halindeki bir kalabalıkta yalnız başınıza olduğunuzdan daha hızlı hareket ederken buldunuz mu?
Bir toplantıda söylenen “Bunu bir değerlendirelim” cümlesi gerçekten konunun değerlendirileceği anlamına mı gelir, yoksa nazikçe verilmiş bir ret cevabı mıdır? Bir arkadaşın sessizliği kırgınlık mı, düşünmek için zamana ihtiyaç duyduğunun işareti mi, yoksa konuşmayı sürdürmek istemediğini anlatan dolaylı bir mesaj mıdır? Bir iş arkadaşının doğrudan eleştirisi dürüstlük olarak mı görülmelidir, yoksa kabalık olarak mı?
Yaşam kalitesinin en önemli unsurlarından biri elbette mutlu olmak. İnsanoğlunun mutluluğa ulaşmak için elindeki araçlardan biri ise elbette para. Pek çok insan daha mutlu olabilmek için paranın peşinde koşar, neredeyse bir ömür boyu. Bu çaba amacına ulaşır mı? Ulaşırsa nasıl ve ne zaman? Bakalım.
Küreselleşmenin etkisiyle şehirler hızlı çalışılan, hızlı yaşanılan ve üretmekten çok tüketen, kendi kendine yetmeyen yaşam alanları haline gelmiştir. Kentler, kuruluş amaçları olan insanların bir arada güven içinde yaşadıkları yerler olmaktan çıkmış, insanların daha hızlı hareket etmeleri ve daha hızlı çalışmaları için tasarlanan mekânlara dönüşmüştür...
İstanbul, günün neredeyse her saati hareket halinde olan şehirlerden biri. Trafik, kalabalık, yoğun iş temposu ve ekran başında geçirilen uzun saatler derken çoğumuz fark etmeden doğadan uzaklaşıyoruz. Oysa bazen birkaç saatliğine bile olsa yeşil alanlara yönelmek, denizle buluşmak ya da orman patikalarında yürümek hem bedene hem de zihne iyi gelebiliyor. Araştırmalar, doğal ortamlarda geçirilen zamanın stres düzeyinin azalmasına, ruh halinin iyileşmesine ve yaşam kalitesinin artmasına katkı sağlayabileceğini gösteriyor...
Türk halkının mutluluğu gerçekten artıyor olabilir mi? Mutluluğumuzun önünde ne gibi engeller var? Doya doya gülmeye ne kadar cesaret edebiliyoruz? Resmi verilere bakılırsa mutluluğumuz artıyor; oysa güncel araştırmalar farklı şeyler söylüyor.
Kutlanan nedir? Kim neyi kutluyor? İnsanlar neyi kutlamalı? Müslüman yılbaşını kutlar mı? Kutlama yapan dinden çıkar mı? Kim özenti, kim değil? Kutlamaların hangisi din, hangisi alışkanlık hangisi kişisel tercih kökenli? İşte bu soruların cevaplarını biraz olsun netleştirebilmek ve kafa karışıklıklarını azaltabilmek için konuyla ilgili faydalı bilgileri derleyen bir yazı hazırladık.
Zamanı düzene koymak demek, bir yaşam ve bayram çerçevesi oluşturmak, iş ve tatil günlerini belirlemek, gelenekleri sabitlemek ve böylelikle bir toplumun üyeleri arasında simgesel bir bağlantı kurmak demektir...
Son yılların en sık karşımıza çıkan söylemlerinden biri, “ekonomi bilimine hâkim” kimi dayıların ve teyzelerin “Kriz varsa bu kafeler neden hep dolu? Gençler akşama kadar yiyip içiyor, restoranlarda yer bulunmuyor” ifadeleri. Gerçekten de büyük şehirlerin sosyal alanlarına göz atıldığında ilk bakışta herhangi bir ekonomik krizden söz etmek mümkün değilmiş gibi gözüküyor. Üstelik mekânlar ne kadar pahalıysa o kadar dolu oluyor. Peki gerçekten bu mekânlar ortada bir kriz olmadığı için mi dolu, yoksa bu işin arkasında başka bir dinamik mi var? Bakalım.