Para Mutluluk Getirir mi? Easterlin Paradoksu
Paranın mutluluk getirip getirmediği belki de paranın icadından beri tartışılan bir konudur.
-Çoğu kişi ne aradığını bilmez. Çoğu insan ömrünü yarı uykuda geçirir. Sahip olmak, para kazanmak, tüketmek isterler. Sahip oldukları gözlerini öyle kamaştırır ki, neyin önemli olduğunu unuturlar. Yeni bir araba, daha büyük bir ev, yeni elbiseler isterler. Bunu neden yaparlar biliyor musun?"
-Neden?
-Çünkü sevgi isterler ama onu asla bulamazlar. Bu yüzden eşyalara yönelirler. Arabalar evler, elbiseler, mücevherler… Hepsi sadece sevginin yerini tutması içindir; ama işe yaramaz. Para, güç, eşyalar… Hiçbir şey sevginin yerini tutamaz. Bu yüzden de edindikleri tatmin duygusu geçici olur; bir şeyi satın alırlar ve hemen bir sonrakini satın almayı düşünmeye başlarlar. Sürekli olarak olmayan bir şeyi ararlar. Bu şeylerden hiçbiri kalıcı mutluluk getirmez; çünkü hiçbirinin aslında bir önemi yoktur. Herkes kayıp olan şeyi arıyor. Satın almak sadece onlara kendilerini boş hissettiriyor, bu gerçekte istedikleri şey değil. Hayat sevgi üzerine kuruludur, eşyalar üzerine değil.

Yukarıdaki pasaj Jose Rodrigues dos Santos’un Tanrı’nın Formülü kitabında yer almaktadır.
Mutluluğu parada aramak, her şeyi parayla ölçüp değerlendirmek ya da maddiyatçılık, dos Santos gibi sayısız edebiyatçının ve düşünürün sıkça ele aldığı ve tartıştığı bir temadır.
Elbette her yazar ve düşünür para ile mutluluğun ilişkisini aynı taraftan değerlendirmemiştir. Mutluluğu paradan uzaklarda gören dos Santos gibi düşünürlere itiraz edenler de vardır. Bakın 20. yüzyıl edebiyatının avangard isimlerinden Gertrude Stein ne diyor?
“Her kim paranın mutluluğu satın alamayacağını söylediyse, muhtemelen alışverişe nereye gideceğini bilmiyordu.”
Yaşam kalitesinin en önemli unsurlarından biri elbette mutlu olmak.
İnsanoğlunun mutluluğa ulaşmak için elindeki araçlardan biri ise elbette para.
Pek çok insan daha mutlu olabilmek için paranın peşinde koşar, neredeyse bir ömür boyu.
Bu çaba amacına ulaşır mı?
Ulaşırsa nasıl ve ne zaman?
Bakalım.
Easterlin Paradoksu
“Easterlin Paradoksu” ya da “Refah Paradoksu”, iktisat literatürüne ilk kez 1974 yılında ABD’li ekonomist Richard Easterlin tarafından kazandırılan ve ekonomik büyümenin uzun vadede bireylerin mutluluğu üzerinde sürdürülebilir bir artış sağlamadığını öne süren bir teoridir.
Bu teoriye göre, kişi başına düşen milli gelirdeki artışlar belirli bir noktaya kadar mutluluk seviyesini artırabilirken uzun vadede bu artışın mutluluk üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmamaktadır. Easterlin bu gözlemini ABD’de 1946-1970 yılları arasındaki ekonomik verilerle destekleyerek büyüme ve mutluluk arasındaki ilişkinin zamansal bir sabitlik göstermediğini ifade etmiştir.
Easterlin Paradoksu üç temel psikolojik ve sosyolojik kavram üzerine inşa edilmiştir:
Göreli Gelir Hipotezi (Relative Income): Bireylerin mutluluğu, yalnızca kendi gelir düzeylerine değil, aynı zamanda çevrelerindeki bireylerle yaptıkları gelir karşılaştırmalarına da bağlıdır. Bu nedenle toplumda genel bir gelir artışı gerçekleştiğinde bireylerin göreli konumları değişmeyebilir ve mutluluk düzeyleri sabit kalabilir.
Adaptasyon Teorisi: Bireyler gelir düzeyindeki artışlara kısa sürede uyum sağlar. Başka bir deyişle, başlangıçta mutluluk sağlayan bir gelir artışı zaman içinde alışkanlık haline gelir ve etkisini yitirir.
Materyal İsteklerin Artışı: Gelir arttıkça bireylerin beklentileri ve arzuları da artar. Bu durum, daha fazla tüketime yönelmeye ve daha yüksek yaşam standartları beklentisine yol açar. Böylece mevcut gelir düzeyi yeni istekleri karşılamada yetersiz kalabilir ve mutlulukta artış yerine düşüş gözlemlenebilir.
Easterlin’in teorisi sonraki yıllarda önemli eleştirilere uğramıştır. Ruut Veenhoven, Easterlin Paradoksu’na karşı çıkan önemli akademisyenlerden biridir. Veenhoven, uzun dönemli ve çok sayıda ülkeyi kapsayan veri setleri kullanarak yaptığı analizlerde, kişi başına düşen gelirdeki artışın mutluluğu da artırdığını savunmuştur. Özellikle yoksul ve gelişmekte olan ülkelerde ekonomik büyümenin temel ihtiyaçların karşılanmasını sağladığı ve yaşam kalitesini artırdığı için mutluluğu da olumlu etkilediğini belirtmiştir.
Veenhoven’e göre Easterlin’in elde ettiği sonuçlar evrensel bir kural değil, istisnai bir durumu temsil etmektedir. Ona göre mutluluk yalnızca göreli karşılaştırmalardan değil, mutlak refahtan da etkilenmektedir. Ayrıca hayat beklentisinin uzaması, eğitim olanaklarının gelişmesi ve sağlık sistemlerinin iyileşmesi gibi ekonomik büyümenin dolaylı sonuçları bireylerin yaşamından aldıkları tatmini artırabilmektedir.
Refah Paradoksu, ekonomik büyümenin her zaman bireysel mutluluğu artırmadığını savunan bir yaklaşım olarak iktisat ve psikoloji disiplinlerini birleştiren önemli bir tartışma alanıdır. Easterlin’in ortaya koyduğu bu görüş, göreli gelir, adaptasyon ve materyalist isteklerin artışı gibi faktörlerle desteklenirken Veenhoven gibi araştırmacılar bu paradoksun evrensel geçerliliğini sorgulamakta ve gelişmekte olan ülkelerde büyümenin mutluluğa katkı sunduğunu iddia etmektedirler.
Gelir artışı, mutlak yoksulluğun ortadan kaldırılması ve temel hizmetlere erişim açısından önem taşırken bireysel mutluluğun belirlenmesinde sadece maddi unsurlar değil; sosyal güvenlik, adalet, sağlık, eğitim, demokratik katılım ve toplumsal ilişkiler gibi çok sayıda faktör etkili olmaktadır.
Bu teorik tartışmadan çıkan sonuç, hükümetlerin GSYH büyümesini artırarak insanları mutlu etmeye çalışmaktan çok doğrudan insanların mutluluğunu artıracak konulara yönelmelerinin daha doğru olacağıdır.
İnsanların büyük çoğunluğu için önemli olan, gelirlerinin içinde yaşadıkları çevreyle olan göreceli ilişkisidir. Harvard’da okuyan öğrencilere, “25 bin dolar ortalama gelirin olduğu bir yerde 50 bin dolar gelire mi sahip olmak istersiniz, yoksa 200 bin dolar ortalama geliri olan bir yerde 100 bin dolar gelire mi sahip olmak istersiniz?” diye sorulmuştur ve öğrencilerin büyük çoğunluğu birinci seçeneği tercih etmiştir.
Bu araştırmanın gerçek hayatta doğrulanmasına bir örnek, Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden sonra yaşanmıştır. Doğu Almanya’daki işçilerin, Batı’yla birleştikten sonra, önceki döneme kıyasla daha fazla kazandıkları halde daha mutsuz oldukları saptanmıştır.

Para Arttıkça Hedonistik Uyum Devreye Girer
Easterlin Paradoksu’nda belirli bir eşik düzeye kadar mutlak gelir, yaşam doyumu üzerinde etkili olmaktadır. Yeterli beslenme, sağlık, hijyen, eğitim ve barınma imkânlarından yoksunluk mutsuzluğa ve depresyona neden olmaktadır; ancak gelir artışının insanlara sağladığı konfor araçları olan laptopların, akıllı telefonların, spa merkezlerinin, egzotik ülkelere seyahat ve lüks restoranlarda yemek imkânlarının kolektif iyilik hali üzerinde etkili olmadığı görülmektedir.
Maddi yöndeki kazanımlar başlangıçta heyecan verse de bir süre sonra psikologların “hedonistik uyum” dedikleri süreç devreye girmektedir. Ayrıca bu kazanımların bir bölümünün aile hayatını ve sosyal ilişkileri olumsuz yönde etkilediği görülmektedir.
Mutluluk konusunda çalışan ekonomistler, insanların hayat standardındaki yükselişin yaşam doyumlarında artışa neden olmamasını, bireysel ve toplu (kolektif) akıldışılık olmak üzere iki nedene bağlamaktadır. Bireysel akıldışılık parayla sahip olacağımız imkânların vereceği hazzı abartmamız olarak değerlendirilir. Toplu akıldışılık ise “en tepede olmayı istemek” gibi soyut bir anlam taşımaktadır. Buna göre herkes gelir düzeyi açısından kendisinden daha yukarıdakine bakmakta ve o düzeye ulaşmak için verdiği mücadele nedeniyle yaşamdan aldığı zevk azalmaktadır.
Mutluluk Ekonomisi Eski Bir Kavramdır
Mutluluk konusunda çalışan ekonomistler bu soruna, vergilendirmeyi temel alan ilginç çözüm önerileri getirmiştir. Onlara göre tüketim ürünlerinin yaşam doyumunu artırmadığı kabul edilirse, bunlar üzerindeki vergi yükünü artırarak tüketimi kısmak ve sağlanacak kaynakla geniş kitlelerin yararlanabileceği eğlence, dinlenme ve rekreasyon alanlarına yatırım yapmak daha etkili bir çözüm olabilecektir. Bir başka öneri lüks tüketim ürünlerine çok daha yüksek vergiler koyarak bunların tüketimini azaltmak ve tasarrufu artırmaktır. Robert ve Edward Skidelsky ise daha da ileri giderek çalışma saatlerinin kısaltılmasının ve belirli tür reklamlara sınırlama getirilmesinin mutluluğu artırmaya katkı yapacağını ileri sürmektedir.
Mutluluk ekonomisi kavramı gerçekte çok yeni değildir. Örneğin Sokrates, mutluluğun zenginlikte değil, sevgi ve erdemde olduğunu söylemiştir. Batı kültüründe “Sevginin bulunduğu masada yenen kuru ekmek, nefretin bulunduğu masada yenen çeşit çeşit yemekten daha iyidir” anlamında atasözleri vardır. Yeni olan ise, insanlık tarihi içinde biriken bu bilgeliğin, günümüzde bilimsel araştırmalarla ortaya konmasıdır.
Orta yaşı geçen birçok kişi parayla ev alındığını; ancak bunu yuva yapanın para dışındaki özellikler olduğunu bilir. Benzer şekilde para kazandıran; ancak kişiye anlam duygusu yaşatmayan bir işin, insanın ruhunu kuruttuğunu herkes yaşamış ya da gözlemiştir. Bu nedenle mutluluğun parayla ve para aracılığıyla elde edilebilecek “şey”lerle sağlanamayacağını düşünmek, insana sahip oldukları konusunda düşünmek ve onların değerini anlamak fırsatını verir.
Mutluluk ve Refah Farklı Şeylerdir
Mutluluğun para ile ilişkisini inceleyen uzmanlar ise paranın bireyler tarafından nasıl algılandığının önemli olduğunu bulmuş, özellikle gelişmiş ülkelerde sadece sürekli ekonomik büyümenin bir politik amaç olmaması gerektiğini ifade etmişlerdir.
Almanya’da yapılan bir araştırmada, katılımcıların büyük çoğunluğu “geleceği düşünmek ve planlamak” konusundaki çabaları abartılı bulduklarını ve bugüne ve kendilerine daha çok önem verilmesi gerektiğini belirtmişlerdir.
Bunun nedeni, mutluluk ve refahın farklı kavramlar olmasıdır. Örneğin ekonomik gelişme ve tıbbi araştırmalardaki buluşların sonucu daha müreffeh bir toplum sağlamakta; ancak bunun bireylerin mutlulukları üzerine çok fazla bir etkisi olmamaktadır.
Kişinin kendisi ile ilgili olumlu değerlendirmeleri psikolojik sağlığın işareti olarak görülen davranışlarla ilişkilidir. Örneğin, kendilerinden ve hayatlarından memnun olduklarını söyleyenler, büyük bir ihtimalle çevrelerinde yardımsever kişiler olarak tanınmakta ve daha az psikosomatik hastalık belirtisi göstermektedir.
Psikologlara göre insanı motive eden şey mutlu olmak değil, hayatıyla ilgili başarılı sonuçlar alacak davranışlar konusunda istekli olmaktır. Örneğin terfi etmek veya başarılı olmak için çalışınca “gayret ve ödül” arasında böyle bir ilişki kurduğu için kişi kendini mutlu hissetmektedir. Bu sırada kişi işine severek gitmekte ve kendini, hayatı ve işini sevdiğini söylemektedir.
İnsanların Doyum Düzeyi Genelde Sabit Kalır
Araştırmalara göre insanların yaşam doyum puanları hayat boyunca oldukça sabit kalmaktadır. Belirli olaylar meydana geldiği sırada bu doyum düzeyinde olumlu ve olumsuz yönde dramatik değişiklikler yapmakta; ancak bir süre sonra bireyler kendi doyum düzeyi çizgilerine dönmektedir.
Âşık olmak, evlenmek, piyangodan büyük ikramiye çıkması gibi olaylar bu çizgiyi yukarı doğru taşımakta; terk edilmek, boşanmak, işten çıkartılmak ise aşağı çekmektedir. Hayat doyum puanı yüksek kişiler, ağır bir trafik kazasında kol ve bacak gibi çok önemli bir organ kaybetmeleri durumunda bile, birkaç ay sonra yeni durumlarına uyum sağlayarak kaza öncesi doyum düzeylerine geri dönmektedirler.

Bu konuda verilecek en uç iki örnekten birincisi dünya literatürüne geçmiş olan Viktor Frankl’ın 2. Dünya Savaşındaki tecrit kampında nasıl hayatta kalmayı başardığını anlatan İnsanın Anlam Arayışı kitabı, ikincisi ise yönetmenine Oscar ödülü kazandıran Yaşamak Güzeldir filmidir. Bu filmde de tecrit kampındaki bir babanın kamp içindeki bütün uygulamaları oğluna bir oyun gibi göstermesi anlatılmaktadır.
Bu gözlemler ve araştırmalardan elde edilen sonuçlar, toplumsal refahın, bireylerin mutluluk ve hoşnutluk konusundaki sübjektif algılarına dayandırılamayacağını ortaya koymaktadır. İnsanlar olumlu ve olumsuz yeni koşullara hızla uyum sağlamakta, kendi beyinlerinin motivasyonel sistemlerinin uzantısında ortaya çıkan tutumlarına göre bir yorum yapmaktadırlar.
Para Hayatı Kolaylaştıran Bir Araçtır
Şüphesiz para doğrudan mutluluk getirmez; ancak yeterli paraya sahip olmak hayatı kolaylaştırır ve hoşlanmadığımız işleri başkalarına yaptırma rahatlığını kazandırır. Bir düşünürün dediği gibi, “Bir çek ile çözülebilecek problem gerçek bir problem değildir.”
Para hayatı kolaylaştırmak ve standartları yükseltmek için bir araçtır. Mutluluk ise hayat karşısında olumlu tutuma sahip olmakla şekillenen bir algıdır. “Sahip olmadıklarına ve değiştiremeyeceği olay ve durumlara” odaklanan bir kişiye kıyasla “sahip olduklarına ve değiştirebileceği gelecekteki olacaklara” odaklanan kişi, mutlu ve kendinden hoşnut bir hayat yaşamak konusunda kesin ve açık bir avantaja sahiptir.
Mutluluk psikolojisi üzerine yapılan çalışmalar, temel ihtiyaçların karşılanamadığı durumlarda gelir artışının yaşam memnuniyetini belirgin biçimde yükselttiğini göstermektedir. Barınma, güvenlik, sağlık hizmeti, eğitim ve ekonomik istikrar insanın zihinsel yükünü hafifletir.
İhtiyaçların büyük ölçüde karşılanmasından sonra aynı miktardaki para artışı, mutlulukta aynı ölçüde artış oluşturmaz; çünkü bu noktadan sonra insanın problemi hayatta kalma değil, anlam arayışı haline gelir.
Araştırmalarda insanlar paradan çok zamana değer verdiklerinde daha yüksek yaşam doyumu bildirmektedir; çünkü para kaybedilebilir, ama geçen bir saat geri getirilemez.
Birçok insan daha fazla para kazanmak için daha fazla çalışır. Daha fazla çalıştıkça ailesine daha az zaman ayırır. Daha az zaman ayırdıkça ilişkileri zayıflar. Sonra kazandığı parayı, kaybettiği huzuru geri satın almak için harcar.
Para harcama ile ilgili olarak Harvard’lı Michael Norton’un araştırmaları oldukça dikkat çekicidir.
İnsanlar kendileri için harcadıkları paradan çok, başkaları için harcadıkları parayla daha fazla mutluluk yaşayabilmektedir. Ayrıca deneyimlere yapılan harcamalar, yalnızca eşyalara yapılan harcamalara göre daha kalıcı mutluluk üretmektedir. İnsan hafızası nesneleri değil, yaşanmış anlamlı anları saklar.

Para Mutsuzluk Kaynağı Olabilir mi?
Para bazen mutluluk yerine mutsuzluk kaynağı olabilir; çünkü insan zihni karşılaştırma yapmaya programlanmıştır.
Bir eviniz vardır, mutlusunuzdur. Komşunuz daha büyük bir ev alınca memnuniyetiniz azalabilir. Geliriniz artar; fakat çevrenizin geliri daha hızlı artıyorsa kendinizi yine yetersiz hissedebilirsiniz.
Sorun para değildir. Sorun, mutluluğu başkalarının hayatıyla ölçmeye başlamaktır. Psikolojide buna “göreli yoksunluk” denmektedir.
Mutluluğun düşmanı yoksulluk değil, anlamsızlıktır. Tarih boyunca pek çok insan sınırlı imkânlarla huzurlu yaşayabilmiştir. Öte yandan büyük servetlere sahip olduğu halde ağır depresyon yaşayan insanlar çoktur; çünkü insan yalnızca ekonomik bir varlık değildir.
Para ile mutluluk arasındaki ilişkinin zayıf olduğunu ülkeler bazında da görüyoruz. En zengin ülkelerden Japonya, mutluluk ölçeğinde Dominik Cumhuriyeti’nden ve Vietnam’dan daha geride. El Salvador, Küba ve Umman gibi ülkeler fakir olmalarına rağmen pek çok zengin ülkeye göre daha mutlu.
İnsanın ihtiyaçları iki boyutludur: Birincisi bedenin ihtiyaçları, ikincisi ise ruhun ihtiyaçlarıdır. Para ilkini büyük ölçüde karşılayabilirken ikincisini ise tek başına karşılayamaz.
Anlam, sevgi, aidiyet, üretkenlik, güven ve umut satın alınabilen ürünler değildir.
Belki de “Para mutluluk getirmez.” cümlesini tamamen terk etmenin zamanı gelmiştir. Bunun yerine daha doğru bir cümle kurabiliriz: “Yanlış kullanılan para mutluluk getirmez.”
Doğru kullanılan para ise güvenlik sağlar, zamanı özgürleştirir, ilişkileri güçlendirir, deneyimleri çoğaltır ve başkalarının hayatına dokunma imkânı verir.
Servetin gerçek ölçüsü yalnızca ne kadar kazandığınız değildir.
Ne kadar huzurla yaşadığınız, ne kadar anlam ürettiğiniz, ne kadar insana fayda sağladığınız… Ve en önemlisi, sahip olduğunuz zamanı gerçekten ne kadar yaşayabildiğinizdir.
Paranın en büyük değeri de belki tam burada ortaya çıkar: Hayatı satın almak için değil, hayatı daha derin yaşayabilmek için kullanıldığında.
Para Ne Zaman Mutluluk Getirir?
Para ile mutluluk arasında bir ilişki var; ama bu zayıf bir ilişki.
Para, temel ihtiyaçları karşılayınca mutluluk getiriyor. Aslında mutluluk getiriyor demek yerine mutsuzluğu engelliyor demek daha doğru olur.
Temel ihtiyaçlarını karşılamayan insanlarda depresyon oranı daha yüksektir.
Materyaller için değil de etkinlikler ve deneyimler için harcanan para, materyallere harcanan paradan tam 5 kez daha fazla mutluluk getiriyor.
Yani parayı bir şey almak değil, daha çok bir şey yapmak için harcamak gerekiyor; çünkü insan satın alınan bir eşyadan alınan zevke insan alışıyor ama deneyimlere asla alışmıyor. O yüzden aynı etkinlikleri tekrar tekrar yapabiliyoruz.
Hem Zengin Hem Mutlu Nasıl Olunur?
Hem mutlu hem de zengin olan kişileri nasıl açıklayabiliriz? Bunu yanıtını da Harvard öğretim üyesi Shawn Achor’un Mutluluk Avantajı (Happiness Advantage) kitabından öğreniyoruz.
İnsanlar zengin oldukları için mutlu olmuyorlar, mutlu oldukları için zengin oluyorlar. Birçok araştırmada görüyoruz ki mutlu insanlar hayatlarının her alanında daha başarılılar.
Zengin ve mutlu olan insanlar ile ilgili önemli bir bilgi de şu: Sevdiği işi yaparak para kazananlar, sevmediği işi yapanlara göre çok daha mutlu.
Özellikle birinci kuşak zenginler, ikinci (oğullar) ve üçüncü kuşağa (torunlar) göre daha mutlu; çünkü sonraki kuşaklar her zaman babalarının işlerini sevmiyor.
Dolayısıyla, para sadece doğru harcandığı zaman mutluluk getiriyor.
Mutluluk da hem başarı hem zenginlik!
Kaynaklar
- https://kureansiklopedi.com/tr/detay/refah-paradoksu-df6b5. https://kureansiklopedi.com/tr/detay/refah-paradoksu-df6b5
- https://baltasgrubu.com/blog-secilmis-yazilar/mutluluk-ekonomisi/. https://baltasgrubu.com/blog-secilmis-yazilar/mutluluk-ekonomisi/
- https://www.kisiselgelisim.com/para-ve-mutluluk-parayla-saadet-olmaz-mi/. https://www.kisiselgelisim.com/para-ve-mutluluk-parayla-saadet-olmaz-mi/
- https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ozgur-bolat/para-mutluluk-getirir-mi-20470582. https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ozgur-bolat/para-mutluluk-getirir-mi-20470582