Hepimiz biliriz, zayıflamaya çalışan kişilerin zihinlerinde sürekli olarak yemeye dair düşünceler vardır. Yemek yerken doymayacaklarına inanır, bir öğün esnasında bir sonraki öğünü düşünürler. Planlar hep yemekle ilgilidir, yemek bu kişilerin hayatlarının her anını işgal eder. Bir süre sonra açlık algısı iyice bozulur. En sonunda suçluluk duygusu ağır basar. Yaşam kalitesi dibe vurur. Tüm bu yaşananlar “yemek gürültüsü” olarak adlandırılan bir süreçle ilgili olabilir.
Günümüzde teknolojiye erişmek hiç olmadığı kadar kolay. Akıllı telefonlar, tabletler, sosyal medya, anlık mesajlaşma uygulamaları ve sayısız dijital platform bilgiye kolayca ulaşmamızı sağlarken aynı zamanda ciddi sorunlara da neden olabiliyor...
Birçoğumuz yemeği hâlâ yalnızca fiziksel bir ihtiyaç olarak görüyoruz. Acıktığımızda yemek yiyor, doyduğumuzda masadan kalkıyoruz. Oysa son yıllarda yapılan araştırmalar beslenmenin yalnızca bedenimizi değil, düşünme biçimimizi, ruh halimizi, hatta dünyayla kurduğumuz ilişkiyi de etkilediğini gösteriyor. İşte tam da bu noktada karşımıza görece yeni bir kavram çıkıyor: Psiko-nütrisyon.
Biz Türkler evlerimizin ve bulunduğumuz ortamların temizliğine büyük özen gösteririz. Bizde temizlik imandan geldiği kadar aileden ve alışkanlıklardan da gelir. Belki de dünyanın en temiz gözüken ve kokan evleri bizim evlerimizdir.
Bir zamanlar bu ülkede saygısızlığa savaş açan cesur insanlar vardı. Daha nitelikli bir yaşama kamusal alanda davranışların düzelmesiyle, insanların birbirlerine saygılı davranmasıyla ulaşılabileceğine inanıyorlardı. Her ne kadar yola çıkarken belirledikleri hedeflere ulaşamasalar da çabalarıyla hem modern bir toplumun şekillenmesine öncülük ettiler hem de sonraki nesillere örnek oldular. Bu ilginç savaşın hikâyesine geçmeden önce saygı ve saygısızlık kavramları üzerinde biraz duralım.
Bir toplantıda söylenen “Bunu bir değerlendirelim” cümlesi gerçekten konunun değerlendirileceği anlamına mı gelir, yoksa nazikçe verilmiş bir ret cevabı mıdır? Bir arkadaşın sessizliği kırgınlık mı, düşünmek için zamana ihtiyaç duyduğunun işareti mi, yoksa konuşmayı sürdürmek istemediğini anlatan dolaylı bir mesaj mıdır? Bir iş arkadaşının doğrudan eleştirisi dürüstlük olarak mı görülmelidir, yoksa kabalık olarak mı?
Bir zamanlar aynaya yalnızca evden çıkmadan önce bakardık. Saçımız düzgün mü, kıyafetimiz üzerimize olmuş mu, yüzümüzde uykusuzluğun izi fazla mı diye kontrol eder, sonra aynanın karşısından ayrılırdık. Bugünse yüzümüz gün boyunca karşımıza çıkıyor. Telefonun ön kamerasında, görüntülü toplantıda, çekilen fotoğraflarda, hikâyelerde, filtrelerde ve başkalarının yüzleri arasında…
Zaman zaman tüketim alışkanlıklarınızın kişisel değerlerinizi de etkilemeye başladığını hissettiğiniz oldu mu? Araştırmalar, satın aldığımız şeylerin davranışlarımızı, düşünce yapımızı ve yaşam tarzımızı değiştirdiğini gösteriyor. Bu değişimi en çarpıcı biçimde ortaya koyan kavramlardan biri Diderot Etkisi adıyla bilinir. Gelin bu kavrama yakından bakalım.
Nadir hastaların daha nitelikli yaşamasını sağlamak üzere çalışan sivil toplum kuruluşlarının sesine kulak verdiğimiz Nadir Hayatları Tanıyalım serimizin bu ilkinde konuğumuz PKU Aile Derneği Başkanı Deniz Yılmaz Atakay.
İlaç kullanımıyla ilgili sorularımızı bu alandaki en yetkin isimlerden birine, Türk Farmakoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Alper B. İskit’e yönelttik.
Hayat bazen dalgalanır, bazen durulur; ancak bu dalgalar fırtınaya dönüştüğünde ne yapmalı? Prof. Dr. Sibel Çakır ile yeni kitabı “Dalgalandım da Duruldum” vesilesiyle gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide; bipolar bozukluğun belirtilerini, doğru bilinen yanlışları, stigma ile mücadeleyi ve herkes için farklı bir anlam taşıyan “denge” kavramını konuştuk...
Hiç kendinizi bir stadyumda yüksek sesle tezahürat yaparken, bir protestoda öfkeli hissederken veya panik halindeki bir kalabalıkta yalnız başınıza olduğunuzdan daha hızlı hareket ederken buldunuz mu?
Yaşam kalitesinin en önemli unsurlarından biri elbette mutlu olmak. İnsanoğlunun mutluluğa ulaşmak için elindeki araçlardan biri ise elbette para. Pek çok insan daha mutlu olabilmek için paranın peşinde koşar, neredeyse bir ömür boyu. Bu çaba amacına ulaşır mı? Ulaşırsa nasıl ve ne zaman? Bakalım.
Bazı yolculuklar yalnızca yeni şehirler görmek için yapılır. Bazıları ise insanın doğayla olan bağını yeniden keşfetmesini sağlar. Sabah kuş sesleriyle uyanmak, yüzlerce yıllık ağaçların arasında yürümek, berrak bir gölün kıyısında sessizce vakit geçirmek ya da bir köyde geleneksel üretim kültürünü deneyimlemek…
Nitelikli bir yaşamın temel unsurlarından biri, bireyin çevresindeki kültür varlıklarına ilişkin farkındalık geliştirerek bu varlıklarla sürekli yapıcı etkileşimde bulunmasıdır. Kültür varlıkları, bireylere kimlik bilinci, estetik algısı ve aidiyet hissi kazandırarak yaşam kalitesini artırır. Nitelikli yaşam standartlarına sahip toplumlar ise ortak hafızayı korumaya ve sürdürülebilir kılmaya daha yatkındır. Kültür varlıklarını organize bir şekilde koruma bilinci ülkemizde hem çok yeni hem de yeterince olgunlaşmamış bir kavram...
26 Eylül – 11 Ekim 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek 36. Akbank Caz Festivali; cazın klasik mirasından hip-hop’a, elektronik müzikten Anadolu ritimlerine, neo-soul’dan özgür doğaçlamaya uzanan geniş bir programla İstanbul’un farklı sahnelerine yayılıyor. Joe Armon-Jones’tan Arturo Sandoval’a, Dhafer Youssef’ten Yazmin Lacey’ye festivalin açıklanan programında yer alan isimleri bir araya getirdik...
İstanbul, günün neredeyse her saati hareket halinde olan şehirlerden biri. Trafik, kalabalık, yoğun iş temposu ve ekran başında geçirilen uzun saatler derken çoğumuz fark etmeden doğadan uzaklaşıyoruz. Oysa bazen birkaç saatliğine bile olsa yeşil alanlara yönelmek, denizle buluşmak ya da orman patikalarında yürümek hem bedene hem de zihne iyi gelebiliyor. Araştırmalar, doğal ortamlarda geçirilen zamanın stres düzeyinin azalmasına, ruh halinin iyileşmesine ve yaşam kalitesinin artmasına katkı sağlayabileceğini gösteriyor...
Bazı hikâyeler yalnızca bir kez anlatılmakla kalmaz. Okurun zihninde yer eder, zamanla mekâna sızar, nesnelere tutunur ve sonunda başka anlatı biçimlerine evrilerek yaşamaya devam eder.
Dördüncü yüzyılda büyümeye başlayan İmparatorluğun yeni başkentinde su şehir için önemli bir ihtiyaçtı; çünkü İstanbul’un kara surlarının içine doğru akan yalnızca Lykos (Bayrampaşa) Deresi vardı ve bu dere de kurak geçen yaz aylarında çoğunlukla kurumaktaydı...