Nitelikli Yaşamın Peşinde: 8 Kitap, 8 Yol
İyi bir hayat nasıl yaşanır?
İnsanlığın yüzyıllardır sorduğu bu sorunun herkese uyan tek bir cevabı yok. Kimi insan iyi yaşamı başarıda, kimi özgürlükte, kimi üretmekte, kimi sevmekte, kimi dünyayı görmekte, kimi de mümkün olduğunca sade bir hayat kurmakta buluyor. Üstelik cevaplarımız zamanla değişiyor. Bir dönem vazgeçilmez gördüklerimiz yıllar sonra önemini kaybederken hiç hesaba katmadığımız şeyler hayatımızın merkezine yerleşebiliyor.
Bugün “iyi yaşam” ya da “nitelikli yaşam” dendiğinde akla çoğu zaman konforlu bir hayat geliyor: İyi bir ev, güzel yemekler, seyahatler, sağlık, maddi güvence, boş zaman, yeni deneyimler... Bunların yaşam kalitesine katkısını küçümsemek gerekmiyor. Yine de bir hayatın niteliğini yalnızca sahip olunanların toplamıyla açıklamak mümkün mü?
Belki nitelikli yaşamı farklı bir yerden tarif etmek gerekiyor.
Nitelikli yaşam yalnızca iyi şeyler yaşamak değil, yaşadıklarımızla nitelikli bir ilişki kurabilmektir.
Böyle bir ilişkiyi belirleyen en az üç unsurdan söz edilebilir: Dikkat, anlam ve dönüşüm.
Yaşadığımız şeye gerçekten dikkat ediyor muyuz? Ona bizim için bir anlam kazandırabiliyor muyuz? Yaşadığımız deneyim bizi, dünyaya bakışımızı ya da bundan sonra yapacağımız seçimleri değiştiriyor mu?
Bu açıdan bakıldığında deneyimin büyüklüğünden çok onu nasıl yaşadığımız önem kazanıyor. Bir şehirde yıllarca yaşayıp onu hiç tanımamak da mümkün, birkaç ay içinde o şehrin ruhunu hayat boyu taşımak da. Dünyanın dört bir yanına seyahat edip hiçbir yere gerçekten bakmamak da mümkün, küçük bir gölün kıyısında insanın bütün hayat anlayışını değiştirecek kadar dikkatle yaşamak da.
Bir öğleden sonrayı bir dostla konuşarak geçirmek, tek başına uzun bir yürüyüşe çıkmak, bir müzik eserini gerçekten dinlemek, bir sofranın etrafında saatlerce oturmak, bir şey üretmek, hiçbir şey yapmadan düşünmek... Nitelikli yaşam deneyiminin mutlaka sıra dışı olması gerekmiyor. Onu nitelikli hale getiren şey bazen deneyimin kendisinden çok ona gösterdiğimiz dikkat, yüklediğimiz anlam ve sonrasında bizde bıraktığı iz oluyor.
Kitapların en büyük ayrıcalıklarından biri de burada ortaya çıkıyor. Bize yalnızca hikâyeler anlatmıyor, başka insanların hayatlarını bir süreliğine ödünç almamızı sağlıyorlar. Kitap okurken hiç gitmediğimiz yollarda yürüyor, tanımadığımız şehirlerde dolaşıyor, bizimkinden çok farklı seçimlerin sonuçlarını görüyoruz. Bazen bir başkasının yıllar süren arayışını birkaç günde okuyabiliyoruz.
Özellikle anılar, otobiyografiler ve gerçek yaşam deneyimlerinden beslenen kitaplar bu nedenle başka bir okuma alanı açıyor. Karşımızda teorik bir “iyi yaşam” reçetesi değil, gerçekten yaşanmış bir hayat bulunuyor. Hatalarıyla, çelişkileriyle, kayıplarıyla, sevinçleriyle...
Bu seçkideki sekiz kitap da tam olarak bunu yapıyor. Üstelik aynı şeyi söylemiyorlar. Henry David Thoreau ormana gidiyor, Ernest Hemingway şehrin içine karışıyor. Cheryl Strayed yürümeye başlıyor, Pico Iyer durmanın değerini keşfediyor. Patti Smith üretmenin peşinden giderken Lev Tolstoy elde ettiği başarıların anlamını sorguluyor. Viktor E. Frankl insanın en ağır koşullarda anlamla ilişkisini araştırırken Stefan Zweig bir zamanlar içinde yaşadığı kültürel dünyanın kayboluşuna tanıklık ediyor.
Sekiz kitap, sekiz farklı hayat ve nitelikli yaşamın peşinde sekiz ayrı yol...
Daha Azla Daha Fazla Yaşamak: Henry David Thoreau – Walden

1845 yazında Henry David Thoreau, Massachusetts’teki Walden Gölü kıyısında kendi elleriyle yaptığı küçük bir kulübede yaşamaya başladı. Orada iki yıldan biraz fazla kaldı. Bu deneyimden doğan Walden, zamanla doğa ve sade yaşam üzerine yazılmış en etkili eserlerden birine dönüştü.
Thoreau’nun yaptığı şey ilk bakışta basit görünebilir: Yerleşik hayatın alışkanlıklarından uzaklaşmak, ihtiyaçlarını azaltmak, doğaya yakın yaşamak. Oysa Walden yalnızca bir ormanda yaşama hikâyesi değildir. Thoreau esas olarak modern insanın hayatını neyle doldurduğunu sorgular.
Ne kadarına gerçekten ihtiyacımız var? Para kazanabilmek için hayatımızın ne kadarını harcıyoruz? Sahip olduğumuz şeyler bizi özgürleştiriyor mu, yoksa onlara sahip olmayı sürdürebilmek için daha fazla çalışmak zorunda kaldığımızdan bizi kendilerine mi bağlıyor?
“Ormana gittim; çünkü bilinçli yaşamak, hayatın yalnızca temel gerçekleriyle yüzleşmek ve onun öğreteceklerini öğrenip öğrenemeyeceğimi görmek istiyordum.”
Henry David Thoreau, Walden
Buradaki anahtar sözcük belki de “orman” değil, bilinçli sözcüğüdür.
Waldenı bugün hâlâ okunur kılan özelliklerinden biri de biçimidir. Kitap klasik anlamda bir anı kitabı gibi doğrusal ilerlemez. Gündelik gözlemler, doğa tasvirleri, hesaplar, felsefi sorgulamalar ve toplumsal eleştiriler birbirine karışır. Thoreau bir yandan gölün mevsimlerle değişen görüntüsünü anlatırken diğer yandan çalışmaya, mülkiyete, yalnızlığa ve toplumun başarı anlayışına bakar. Böylece Walden Gölü yalnızca yaşadığı yer değil, dünyaya bakmak için seçtiği bir gözlem noktasına dönüşür.
Thoreau’nun deneyimi herkese ormanda bir kulübe yapmasını söylemez. Asıl soru, hayatın zorunluluk sandığımız ne kadar büyük bir bölümünün aslında alışkanlıklardan oluştuğudur.
Bu nedenle Walden yaklaşık iki yüzyıl sonra bile şaşırtıcı biçimde güncel görünebilir. Bugünün tüketim, bildirim, ekran, hız ve sürekli meşguliyet dünyasında aynı soruyu sormak belki daha da anlamlıdır: Hayatımızdaki şeylerin ne kadarını gerçekten biz seçiyoruz?
Bazen daha iyi yaşamak için hayata yeni şeyler eklemek yerine, ondan bazı şeyleri çıkarmak gerekebilir.
Kendine Bir Hayat Yaratmak: Patti Smith – Çoluk Çocuk

1967’de yirmi yaşındaki Patti Smith New York’a geldiğinde onu bekleyen bir kariyeri, düzenli bir geliri ya da hazırlanmış bir hayatı yoktu. Yanında birkaç eşya ve esas olarak sanatçı olma isteği vardı.
Çoluk Çocuk (Just Kids), Smith’in yalnızca kendi gençliğini değil, fotoğrafçı Robert Mapplethorpe ile ilişkisini ve ikisinin sanatçı olma yolculuğunu anlattığı bir anı kitabı. New York’un otelleri, kafeleri, sokakları ve sanat çevreleri anlatının fonunu oluştururken kitabın merkezinde iki genç insanın birbirlerinin yaratıcı kimliğine duyduğu inanç bulunur.
“Kimse beni beklemiyordu. Her şey beni bekliyordu.”
Patti Smith, Çoluk Çocuk
Bu iki cümlede gençliğe özgü belirsizlikle imkân duygusu yan yana durur. Hazır bir hayat yoktur; hayat henüz kurulacaktır.
Çoluk Çocukun edebi gücü de burada ortaya çıkar. Kitap, ünlü bir müzisyenin geriye dönüp kendi başarı hikâyesini anlattığı geleneksel bir otobiyografi değildir. Smith geçmişteki iki gence bugünün bilgeliğini zorla yüklemez; onların parasızlığını, heveslerini, hatalarını, sanatçı olma arzularını ve birbirlerine duydukları güveni mümkün olduğunca o günlerin duygusuyla anlatır.
Bu nedenle kitap bir sanatçı portresi olduğu kadar bir dostluk ve gençlik kitabıdır. New York da yalnızca dekor değildir; kitapçılarından Chelsea Hotel’e, müzik ve şiir çevrelerinden sokaklarına kadar iki gencin kimliğinin oluşmasına katılır.
Çoluk Çocuk bu seçkide önemli; çünkü nitelikli yaşamın konforlu yaşam anlamına gelmediğini açık biçimde gösteriyor. Smith ve Mapplethorpe’un gençlik yıllarında para sıkıntısı, belirsizlik ve başarısızlık ihtimali vardır. Buna karşılık merak, sanat, dostluk, müzik, şiir ve yaratma arzusu da vardır.
Nitelikli yaşamak bazen daha çok şeye sahip olmak değil, insanın kendisini ifade edebileceği bir şey bulmasıdır.
Bir şiir, fotoğraf, şarkı, resim, bahçe ya da yalnızca iyi yapılmış bir iş... Çoluk Çocuk, üretmenin sonucundan önce sürecinin insan hayatına kattığı yoğunluğu anlatıyor.
Belki insan yaptığı eserleri yaratırken bir yandan da kim olacağını yaratıyordur.
Hayata Bir “Neden” Bulmak: Viktor E. Frankl – İnsanın Anlam Arayışı

Bu listedeki hiçbir kitap İnsanın Anlam Arayışı kadar dikkatli ele alınmayı gerektirmiyor.
Viktor E. Frankl’ın Nazi toplama kamplarında yaşadıkları hiçbir biçimde “nitelikli bir yaşam deneyimi” olarak görülemez. Frankl’ın bu seçkide bulunmasının nedeni yaşadığı insanlık dışı koşullar değil, insanın kendisine dayatılan korkunç koşullar karşısında anlamla kurduğu ilişkiyi araştırmasıdır.
Psikiyatrist olan Frankl, kamplardaki deneyim ve gözlemlerini daha sonra geliştirdiği logoterapi yaklaşımıyla bir araya getirir. Bu yapı kitabı sıradan bir anı anlatısından ayırır. Okur bir yandan Frankl’ın tanıklığını okurken diğer yandan bu tanıklığın insan psikolojisi ve anlam ihtiyacı üzerine nasıl bir düşünceye dönüştüğünü izler.
Başka bir deyişle İnsanın Anlam Arayışı yalnızca “ne yaşandı?” sorusuyla ilgilenmez; “insan yaşadığı şey karşısında zihinsel ve ahlaki olarak ne yapabilir?” sorusunu da sorar.
“İnsanın kurtuluşu sevgiyle ve sevgidedir.”
Viktor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı
Frankl için anlam yalnızca büyük ideallerde bulunmaz. Bir işte, sevilen bir insanda, üstlenilen bir sorumlulukta ya da insanın değiştiremeyeceği bir durum karşısında aldığı tutumda ortaya çıkabilir.
Bu düşünce nitelikli yaşam kavramını önemli ölçüde genişletiyor. Nitelikli bir hayatı yalnızca mutlulukla özdeşleştirdiğimizde acıyı, kaybı, başarısızlığı ve hayatın kontrol edemediğimiz taraflarını denklemin dışına itiyoruz. Oysa hiçbir insan hayatı bunlardan bütünüyle arınmış değil.
Frankl’ın kitabının bugün de güçlü kalmasının nedenlerinden biri, okuru hazır bir mutluluk formülüyle rahatlatmamasıdır. Hayattan ne beklediğimiz kadar hayatın bizden ne beklediği sorusunu da gündeme getirir.
Belki bazı mutluluklar anlamlı bulunan bir hayatın sonucunda kendiliğinden ortaya çıkıyordur.
Kendinden Kaçmadan Yeniden Başlamak: Cheryl Strayed – Yaban

Bazen insanın hayatını değiştirebilmesi için önce bulunduğu yerden fiziksel olarak uzaklaşması gerekir.
Cheryl Strayed’in Yaban (Wild) adlı anı kitabı böyle bir hareketle başlıyor; ancak yolculuğun asıl yönü kilometreler ilerledikçe dışarıdan içeriye dönüyor.
Strayed, annesinin ölümünün ardından ağır bir yas dönemine girer. Ailesi dağılır, evliliği sona erer ve kendi hayatıyla ilişkisi giderek karmaşıklaşır. Yirmili yaşlarının ortasında, uzun mesafe yürüyüş konusunda neredeyse hiç deneyimi olmamasına rağmen Pacific Crest Trail’in yaklaşık 1.100 millik bölümünü tek başına yürümeye karar verir.
Bu yürüyüş romantik bir doğaya dönüş hikâyesi değildir. Ayak yaraları, ağır sırt çantası, sıcak, kar, korku, yalnızlık ve fiziksel yorgunluk yolun parçasıdır. Daha önemlisi, yürümek Strayed’in geçmişini ortadan kaldırmaz. Annesini geri getirmez, evliliğini eski haline döndürmez, aldığı kararları yaşanmamış yapmaz.
“Ya kendimi affedersem?”
Cheryl Strayed, Yaban
Yabanın anlatım tekniği de bu dönüşümü güçlendirir. Kitap yalnızca bir yürüyüş günlüğü gibi “sonra şuraya vardım” diyerek ilerlemez. Yol boyunca fiziksel hareket sürerken anlatı geçmişe açılır; Strayed’in annesiyle ilişkisi, evliliği, kayıpları ve aldığı kararlar yürüyüşün içine karışır. Böylece dışarıdaki patikayla içerideki yolculuk birbirinden ayrılmaz hale gelir.
Bu yapı okurun da Strayed’in geçmişini bir kerede öğrenmesi yerine onunla adım adım karşılaşmasını sağlar. Yürümek ilerlemek anlamına gelir; hafıza ise sürekli geriye döner.
Strayed’in önündeki asıl mesele geçmişinden kurtulmak değil, onunla birlikte yaşamayı öğrenmektir. Geçmişteki kendisine yalnızca yargılayarak bakmanın yerine onu anlamaya doğru ilerler.
Belki yeniden başlamak da tam olarak budur.
Hayatı sıfırlamak değil, yaşananları yanında taşıyarak başka türlü yürümeyi öğrenmek. Geçmişteki insanı yok saymadan bugünkü insana yer açabilmek.
Bu nedenle Yaban, nitelikli yaşamın yalnızca doğru seçimlerden oluşmadığını hatırlatıyor. Yanlış kararlar, kayıplar ve kırılmalar da bir hayatın parçası. Belirleyici olan, insanın bunlardan sonra kendisiyle nasıl bir ilişki kurduğu olabilir.
İnsan gerçekten yeniden başlayabilir mi, yoksa yapabileceği şey geçmişiyle birlikte daha iyi yürümeyi öğrenmek midir?
Hiçbir Yere Gitmeyi Öğrenmek: Pico Iyer – Sükûnet Sanatı

Pico Iyer’ın bu listede bulunmasında hoş bir paradoks var. Hayatının önemli bölümünü seyahat ederek geçirmiş bir yazar, bir noktada hiçbir yere gitmemenin değerini anlatmaya başlıyor.
Sükûnet Sanatı (The Art of Stillness: Adventures in Going Nowhere), çağımızın temel kabullerinden birini sorguluyor: Daha çok hareket etmek, daha çok görmek ve daha çok deneyimlemek gerçekten daha zengin bir hayat mı demek?
Iyer kendi deneyimlerinin yanında Leonard Cohen ve Matthieu Ricard gibi sessizliğe ve inzivaya yönelmiş insanların hayatlarına da bakıyor. Kitap, sürekli hareket ve bağlantı üzerine kurulu modern hayatın karşısına durmayı ve sessizliği koyuyor.
“Hız çağında yavaşlamaktan daha canlandırıcı ne olabilir? Dikkat dağınıklığı çağında dikkat etmekten daha büyük bir lüks ne olabilir?”
Pico Iyer, Sükûnet Sanatı
Sükûnet Sanatı hacimli bir felsefe kitabı değil; kısa, yoğun ve deneme niteliğinde bir metin. Bu küçüklük kitabın savıyla da uyumlu. Iyer yüzlerce sayfalık bir yaşam programı önermek yerine okuru basit bir ihtimalle baş başa bırakıyor: Ya sürekli hareket etmek zorunda değilsek?
Seyahat yazılarıyla tanınan bir yazarın bunu söylemesi düşünceyi daha da ilginç kılıyor. Iyer hareketi reddetmiyor, hareketin anlam kazanabilmesi için hareketsizliğe de yer açıyor.
Sürekli bir sonraki yere, mesaja, videoya, habere, toplantıya ya da plana yetişirken yaşadığımız şeyleri sindirmek için ne kadar zaman bırakıyoruz?
Her deneyimin ardından yeni bir deneyime koşmak yerine bazen yaşananların zihnimizde yerleşmesine izin vermek gerekiyor.
Bu bakımdan Thoreau ile Iyer arasında yüz yılı aşan ilginç bir bağ kurulabilir. Biri ormanda bir kulübeye çekiliyor, diğeri dijital çağın sürekli bağlantı halinde yaşayan insanına sesleniyor; ikisinin sorduğu soru ise birbirine benziyor:
Hayatımızın hızını kim belirliyor?
Bir Çağı Kültürle Yaşamak: Stefan Zweig – Dünün Dünyası

Nitelikli yaşam yalnızca insanın kendisiyle kurduğu ilişkiden ibaret değildir. İçinde yaşadığı kültürle, şehirlerle, sanatla, düşünceyle ve başka insanlarla kurduğu bağ da hayatın niteliğini belirleyebilir.
Stefan Zweig’ın Dünün Dünyası: Bir Avrupalının Anıları bu açıdan eşsiz bir yaşam anlatısıdır.
Zweig, çocukluğunun Viyana’sından Birinci Dünya Savaşı’na, Avrupa’nın kültürel hayatından Nazizmin yükselişine kadar büyük bir tarihsel dönüşümün içinden geçer. Kitap kişisel anılar kadar kaybolan bir Avrupa’nın portresidir.
Eserin edebi gücü de bu iki ölçeğin sürekli birbirine karışmasından gelir. Zweig kendi hayatını anlatırken farkında olmadan yalnızca kendisini anlatmaz. Kafeler, konser salonları, trenler, kitaplar, sanatçılar, sınırlar ve şehirler aracılığıyla bir çağın zihinsel haritasını çıkarır. Bireysel hafıza giderek kültürel hafızaya dönüşür.
Bu nedenle Dünün Dünyasını yalnızca Zweig’ın otobiyografisi olarak okumak eksik kalır. Anlatıcı kendi geçmişine bakarken okur da bir medeniyetin ne kadar hızlı değişebileceğine tanıklık eder.
“Her gölge, sonuçta ışığın da çocuğudur.”
Stefan Zweig, Dünün Dünyası
Zweig’ın dünyasında edebiyat, tiyatro ve müzik hayatın kenarında duran etkinlikler değildir. İnsanların kendilerini ve yaşadıkları dünyayı anlamalarının yollarıdır. Genç bir insanın yeni yayımlanan bir şiir kitabını heyecanla beklemesi, bir konserin ya da tiyatro oyununun şehirde konuşulması, farklı ülkelerden sanatçı ve yazarların birbirleriyle ilişki kurması onun anlattığı Avrupa’nın gündelik hayatının parçalarıdır.
Dünün Dünyası bize nitelikli yaşamanın bugün zaman zaman ihmal ettiğimiz bir tarafını gösteriyor: kültürel merak.
Kitap okumak, müzik dinlemek, başka ülkeleri görmek, farklı dilleri ve insanları tanımak, bir şehrin kültürel hayatına katılmak... Zweig’ın dünyasında bunlar birer hobi olmanın ötesinde insanın kendisini oluşturma biçimleridir.
Kitap aynı zamanda acı bir hatırlatmadır. Kültürün, özgürlüğün ve barışın kalıcı olduğunu varsayamayız. Zweig’ın güvenli sandığı dünya birkaç on yıl içinde parçalanır.
İçinde bulunduğumuz zamanın değerini onu kaybetmeden fark etmek mümkün mü?
Bir Şehri Gerçekten Yaşamak: Ernest Hemingway – Paris Bir Şenliktir

Bir şehir insanın hayatında ne kadar yer kaplayabilir?
Ernest Hemingway için Paris’in cevabı neredeyse bir ömürdür.
Paris Bir Şenliktir (A Moveable Feast), Hemingway’in 1920’lerde Paris’te genç bir yazar olarak geçirdiği yıllara dönüp baktığı anı kitabıdır. Kafeler, kitapçılar, sokaklar, yemekler, yazı masaları ve dönemin sanatçıları kitabın içinde dolaşır.
“Gençliğinizde Paris’te yaşama şansına eriştiyseniz, sonrasında nereye giderseniz gidin Paris sizinle kalır.”
Ernest Hemingway, Paris Bir Şenliktir
Kitabın büyüsü büyük olaylardan çok küçük ayrıntılardadır. Bir kafede çalışmak, uzun uzun yürümek, kitap almak, insanları seyretmek, yemek yemek, arkadaşlarla konuşmak...
Bu gündelik ayrıntılar Hemingway’in anlatım tarzıyla da uyumludur. Gösterişli açıklamalar yerine somut ayrıntılar, kısa sahneler ve keskin gözlemler öne çıkar. F. Scott Fitzgerald, Gertrude Stein, Ezra Pound ve dönemin başka edebiyatçıları bir edebiyat tarihi kitabındaki büyük isimler olmaktan çıkar; sohbet eden, tartışan, çalışan, zaafları olan insanlara dönüşür.
Bu yüzden Paris Bir Şenliktir bir anı kitabı olmasına rağmen yer yer öykü kitabı gibi okunabilir. Hemingway geçmişi açıklamaktan çok sahneler halinde yeniden kurar. Paris’i anlatırken bir şehrin insan hafızasında nasıl edebi bir mekâna dönüşebileceğini de gösterir.
Hemingway’in Paris yılları maddi açıdan her zaman rahat değildir. Buna rağmen hatırlanan şey yalnızca yoksunluk değildir. Şehrin gündelik ritmi, sanat çevresi, dostluklar ve yazma tutkusu o dönemi hayatının unutulmaz parçalarından birine dönüştürür.
Bir şehri tüketilecek turistik yerlerin toplamı olarak görmekle o şehirde yaşamayı öğrenmek arasında büyük fark var. Hemingway’in Paris’i ikinci türe ait. Şehir onun için dekor değil, hayatın aktif bir parçası.
İyi bir ekmek, uzun bir yürüyüş, güzel bir kitapçı, sevilen bir kafe, iyi bir sohbet...
Belki de mesele daha ilginç bir yerde yaşamak değil, yaşadığımız yerle daha ilginç bir ilişki kurmaktır.
8. Her Şeye Sahipken “Neden?” Diye Sormak: Lev Tolstoy – İtiraf
Listenin sonunda, nitelikli yaşam fikrini en sert biçimde sorgulayan kitaplardan biri var.
Lev Tolstoy İtirafı yazdığı dönemde başarısız bir insan değildir. Tam tersine dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri haline gelmiş, ün kazanmış, aile kurmuş ve maddi güvenceye ulaşmıştır.
Sorun tam da burada başlar.
Bütün bunlara sahip olmak Tolstoy’a beklediği cevabı vermemiştir.
İtiraf, onun yaşadığı derin varoluşsal krizin ve hayatın anlamını bulma çabasının anlatısıdır. Tolstoy yaklaşık elli yaşında kendisini sürekli aynı sorularla karşı karşıya bulduğunu anlatır:
“Bugün yaptığım ya da yarın yapacağım şeylerden ne çıkacak? Bütün hayatımdan ne çıkacak? [...] Hayatımda, beni bekleyen kaçınılmaz ölümün yok edemeyeceği bir anlam var mı?”
Lev Tolstoy, İtiraf
Tolstoy’un anlatımındaki etkileyici özelliklerden biri, bu krizi soyut bir felsefe tartışmasının arkasına saklamamasıdır. Büyük bir romancı olmasına karşın burada kurmaca karakterlerin arkasına çekilmez. Kendi korkusunu, inançsızlığını, çelişkilerini ve cevap bulamamasını doğrudan ortaya koyar.
Bu çıplaklık İtirafı geleneksel otobiyografiden ayırır. Kitap “hayatımda şunlar oldu” diyen kronolojik bir yaşam öyküsünden çok “bütün bunlar oldu; peki bunların anlamı ne?” diye soran bir iç hesaplaşmadır.
Bu sorular modern başarı fikrine yöneltilebilecek en güçlü itirazlardan birini barındırıyor.
İnsan istediği şeylerin çoğunu elde ettikten sonra ne olur?
Daha fazla başarı mı gerekir? Daha fazla para? Daha fazla tanınma? Yoksa bütün bunlardan önce cevaplanması gereken başka bir soru mu vardır?
Tolstoy’un yaşadığı kriz tam da bu noktada çarpıcıdır. Sorun, istediği hayata ulaşamamış olması değildir. Ulaştığı hayatın ona “neden?” sorusunun cevabını vermemesidir.
Arayışı giderek inanç, ölüm, emek ve sıradan insanların yaşamları üzerine yoğunlaşır. Onun vardığı sonuçlara katılmak zorunda değiliz. İtirafın değeri zaten okura tartışmasız bir cevap vermesinde değil, bir insanın kendi hayatını son derece açık biçimde sorgulamasında yatar.
Belki nitelikli yaşamın en rahatsız edici; fakat en gerekli taraflarından biri de budur. Zaman zaman “Hayatımı nasıl daha iyi hale getirebilirim?” sorusundan önce “Bu hayatı neden böyle yaşıyorum?” diye sormak.
Bu sorunun kolay bir cevabı olmayabilir. Tolstoy’un kitabını değerli yapan da belki tam olarak budur.
Sekiz Yol Nerede Buluşuyor?
Thoreau ormana gidiyor, Patti Smith New York’a geliyor.
Cheryl Strayed yürümeye başlıyor, Pico Iyer duruyor.
Hemingway bir şehrin ve gündelik hayatın küçük zevklerine dikkat kesiliyor, Tolstoy bütün başarılarının neden yeterli olmadığını sorguluyor.
Zweig kültürün insan hayatını nasıl genişletebildiğini anlatıyor. Frankl ise insanın elinden neredeyse her şey alındığında bile anlam arayışının neden önemli olduğunu düşünüyor.
Bu sekiz kitap yan yana geldiğinde ilginç olan, ortak bir “iyi yaşam reçetesi” vermemeleri.
Tam tersine, zaman zaman birbirleriyle çelişiyorlar.
Bir insan için sadeleşmek özgürleştirici olabilirken başka biri kalabalık bir şehrin ortasında kendisini bulabiliyor. Birinin hayatını değiştiren şey binlerce kilometre yürümek, diğerininki aynı yerde kalmayı öğrenmek oluyor. Bir insan kültürün ve sosyal hayatın içinde genişlerken bir başkası yalnızlığın içinde kendisine yaklaşabiliyor.
Bu nedenle nitelikli yaşamı belirli davranışların listesine dönüştürmek kolay ama eksik bir yaklaşım.
Ormana gitmek, dünyayı dolaşmak, meditasyon yapmak, sanatla ilgilenmek, uzun yürüyüşlere çıkmak ya da Paris’te yaşamak kendi başlarına bir hayatı nitelikli hale getirmiyor.
Yazının başındaki üç kavrama geri döndüğümüzde ortaklık biraz daha görünür hale geliyor: Dikkat, anlam ve dönüşüm.
Thoreau alışkanlıklarına dikkat ediyor ve hayatını sadeleştiriyor. Smith yaratmaya anlam yüklüyor ve zamanla olmak istediği sanatçıya dönüşüyor. Frankl anlamın en ağır koşullardaki yerini araştırıyor. Strayed geçmişine bakıyor ve onunla kurduğu ilişkiyi değiştiriyor. Iyer zamanın ve dikkatin değerini yeniden keşfediyor. Zweig kültürün bir insanı ve bir çağı nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Hemingway bulunduğu şehre dikkatle bakıyor ve yıllar sonra bile onu hafızasında taşıyor. Tolstoy ise bütün hayatını anlam sorusunun karşısına koyuyor.
Sekizinin de yaptığı şey aynı değil. Ortak olan, yaşadıkları hayatı yalnızca geçip gidilecek bir zaman olarak görmemeleri.
Belki nitelikli yaşam deneyimini sıradan deneyimden ayıran da budur.
Daha çok seyahat etmek değil, bulunduğumuz yere bakmak. Daha çok insan tanımak değil, kurduğumuz ilişkilerin içinde gerçekten bulunmak. Daha çok kitap bitirmek değil, okuduğumuz bir cümlenin peşinden düşünmek. Daha çok deneyim biriktirmek değil, deneyimlerimizin bizi nasıl değiştirdiğini görmek.
Sekiz yazarın hiçbiri kusursuz bir hayat yaşamıyor. Zaten bu kitapları değerli yapan da kusursuzluk değil. Hatalar, kayıplar, yanlış kararlar, hayal kırıklıkları, arayışlar ve yeniden başlamalar anlatının içinde kalıyor.
Kitaplar bize başkasının cevabını ezberletmek yerine başka bir hayatın içine girme imkânı veriyor.
Kitabı bitirip kendi hayatımıza döndüğümüzde aynı hayat bizi bekliyor olabilir, yine de ona bakan kişi artık bütünüyle aynı olmayabilir.
Bu nedenle bu sekiz kitabı “nasıl yaşamalıyız?” sorusunun sekiz cevabı olarak değil, o soruyu kendimize yeniden sormamızı sağlayan sekiz ayrı yol olarak görmek daha doğru.
Nitelikli yaşamın peşine düşmek, başkasının hayatını taklit etmek değildir.
Kendi hayatımıza daha dikkatli bakmak, ona anlam vermek ve gerektiğinde onu değiştirebilecek cesareti gösterebilmektir.
Kitaplar
• Henry David Thoreau, Walden – Ya da Ormanda Yaşam. Can Yayınları. Çeviri: Mahir Ünsal Eriş.
• Patti Smith, Çoluk Çocuk. Domingo Yayınevi. Çeviri: Yiğit Değer Bengi.
• Viktor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı. Okuyan Us Yayınları. Çeviri: Selçuk Budak.
• Cheryl Strayed, Yaban: Kaybolmuş Bir Ruhtan Kendini Bulmuş Bir Kadına. Pegasus Yayınları. Çeviri: Zennur Anbarcıoğlu.
• Pico Iyer, Sükûnet Sanatı. Optimist Yayınları.
• Stefan Zweig, Dünün Dünyası: Bir Avrupalının Anıları. İletişim Yayınları. Çeviri: Gülçin Wilhelm.
• Ernest Hemingway, Paris Bir Şenliktir. Bilgi Yayınevi. Çeviri: Saydam Özel.
• Lev Tolstoy, İtiraf. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Hasan Âli Yücel Klasikleri. Çeviri: Ayşe Hacıhasanoğlu.
Not: Yazıda aksi belirtilmedikçe alıntılar eserlerin özgün ya da İngilizce metinlerinden çevrilmiştir. Türkçe karşılıklar yazı için hazırlanmış olup adı geçen Türkçe baskılardaki çevirilerle birebir örtüşmeyebilir.