Hiç Saygısızlıkla Savaşılır mı?

Bir zamanlar bu ülkede saygısızlığa savaş açan cesur insanlar vardı.

Daha nitelikli bir yaşama kamusal alanda davranışların düzelmesiyle, insanların birbirlerine saygılı davranmasıyla ulaşılabileceğine inanıyorlardı.

Her ne kadar yola çıkarken belirledikleri hedeflere ulaşamasalar da çabalarıyla hem modern bir toplumun şekillenmesine öncülük ettiler hem de sonraki nesillere örnek oldular.

Bu ilginç savaşın hikâyesine geçmeden önce saygı ve saygısızlık kavramları üzerinde biraz duralım.

Kurallara uymak yaşam kalitesini artırır

Topluluk hayatı insanlara belli yükümlülükler dayatır. Yazılı ve yazılı olmayan kurallara uymak, kamusal alanda uyumu artırarak hayatı daha yaşanır kılar, yaşam kalitesini artırır.

Bireyler, toplumsal kurallara uymadıklarında çeşitli sorunlarla karşılaşabilirler. Toplumsal normları göz ardı etmek sosyal ilişkilerin zedelenmesine neden olabilir.

  • Kural ihlali: Toplumsal kurallara aykırı davranmak bireylerin itibarını zedeler.
  • Duyarsızlık: Kuralları hiçe saymak diğer bireylere saygısızlık olarak algılanır.
  • Farkındalık eksikliği: Kurallar hakkında bilgi sahibi olmamak yanlış anlaşılmalara yol açar.
  • Başkalarını yanıltma: Kural ihlali yapan bireyler çevrelerinde olumsuz etkilere neden olabilir.
  • Kuralları kişisel çıkar için değiştirme: Toplumun yapısını bozabilir.

Saygı nedir?

Saygı kavramı insanlar tarafından farklı anlamlarda ele alınmakla birlikte genel olarak saygı; değeri, üstünlüğü, faydası, kutsallığı gibi nedenler ile herhangi bir kimseye ya da bir şeye karşı dikkatli ve ölçülü davranmaya yol açan tutum ile başkalarını rahatsız etmekten çekinme duygusunu ifade eder. Bu anlamda saygının özünde hürmet etme vardır.

Saygı, insanın kendi kişiliği ile başkalarının kişiliği arasındaki sınırı bilip o sınırı aşmaması; kendi aleyhine dahi olsa başkasının hakkına, hukukuna riayet etmesidir. Toplumsal hayatın farklı alanlarında farklı saygı türleri gündeme gelir.

  • Yaşlılara Saygı: Yaşlı birinin yanına geldiğinizde ona yer vermek ya da ona saygılı bir şekilde hitap etmek.
  • İş Arkadaşlarına Saygı: Bir iş arkadaşına onun fikrini önemseyerek ve yapıcı bir şekilde geri bildirimde bulunmak.
  • Kişisel Alana Saygı: Birinin kişisel alanına saygı göstererek özellikle fiziksel mesafeye dikkat etmek.
  • Zamana Saygı: Randevulara zamanında gitmek veya onlara geç kalmamak, planlarınıza saygı göstermek.
  • Farklı Kültürlere Saygı: Farklı kültürlerden gelen insanlara onların değerlerine ve geleneklerine saygılı bir şekilde yaklaşmak.

Günlük hayatımızda sık sık kendimize ve çevremize yapılan saygısızlıklardan yakınırız. En çok duyduğumuz ve kullandığımız sözlerden biri insanların “eskisine göre çok daha saygısız” olduklarıdır.

Saygının olmaması yaşam kalitesini hem bireysel hem de sosyal açıdan doğrudan olumsuz yönde etkiler.

Birey olarak sürekli saygısızlığa uğramak veya bu tür bir ortamda bulunmak özgüveni zedeler, stresi artırır, ruh sağlığını olumsuz etkiler ve kişisel huzuru yok eder.

Sosyal açıdan ele alındığındaysa saygısızlık ilişkileri zedeler, çalışma ortamında motivasyonu düşürür, kişinin kendini dışlanmış hissetmesine neden olur...

Saygının kültür ile nasıl bir ilişkisi var?

İnsan zorunlu olmadıkça tek başına yaşayamaz. Gerçekte tek başına yaşayan birey yoktur ve hiçbir zaman olmamıştır. Bireyin içinde yaşadığı grubun kendine özgü bir kültürü vardır.

Kültür; bilim anlamında uygarlık, beşeri anlamda eğitim sürecinin ürünü, estetik anlamda güzel sanatlar, maddi ve biyolojik anlamda ise üretme, tarım, ekim, çoğalma ve yetişmedir.

Kısaca kültür bilerek veya farkında olmadan insanlardan öğrenilenlerdir. Kültür sürekli değişir. Bu durum kültürün kuşaktan kuşağa aktarılmasının bir sonucudur. Bu yüzden de saygı ölçütleri kültürden kültüre değişiklik gösterebilmektedir. Bir kültürde yüz yıl önceki saygı ölçütleri ile şu andaki saygı ölçütleri farklılık gösterir. Toplumun en küçük yapıtaşı olan ailede bile bu durum gözlenebilir. Nitekim küçük kardeş büyüğe, anneye, babaya; hepsi birden büyük anne ve büyük babaya aile içerisinde bir saygı gösterirler.

Kişilerin içinde bulunduğu toplumun değerlerine göre saygı göstermeleri farklılaşabilir. Örneğin; Türk kültüründe yaşlılara saygı göstermek önemsenirken başka kültürlerde önemsenmeyebilir. Yine söz konusu kültürde yardımlaşmak, ihtiyacı olana bağışta bulunmak çok önemli iken başka kültürlerde bu durum kişiliğe yapılmış saygısızlık olarak kabul edilebilir. Türk kültüründe gençlerin yaşlılar karşısında bacak bacak üstüne atıp oturması, bir büyüğü ya da öğretmeni geçerken oturduğu yerden toparlanıp selam vermemesi bazı bölgelerde saygısızlık olarak kabul edilirken bazı bölgelerde bir şey ifade etmeyebilir.

Özetle saygı ölçütlerini bu gibi kültürel farklılıkları göz önünde bulundurup değerlendirmek, saygıyı içinde bulunulan duruma göre ele almak gerekir.

Görgü kurallarının kökeni

Eski adıyla “adabımuaşeret”, günümüzde genel anlamda nezaket ve görgü kurallarına karşılık gelmekle beraber, şehir ile ilintili bir kavramdır. Adabımuaşerete uyan kimseler için kullanılan medeni kavramı, Arapçada şehir anlamına gelen medîneden gelir. İngilizcede kabalık ve barbarlığın karşıtı olarak şehirli, medeni, kültürlü, ince ve zarif davranış anlamına gelen civilized ve nezaket anlamına gelen civility kavramları da Fransızcadaki civilitéden gelmekte olup bu kavram da Latincede şehir için kullanılan civitas ile aynı köktendir.

Yine İngilizcede “kibar” anlamına gelen polite kelimesi de Yunancada şehir (polis) kelimesinden gelir. Dolayısıyla, İngilizcede kibarlık ve zariflik anlamına gelen ve eş anlamlı olarak da kullanılan politeness ve civility kavramları şehir ile ilintili olup umumi alanlardaki davranışlar, sofra adabı, kıyafet, konuşma ve bedenle ilgili her türlü görgü kuralına işaret eder. Bu kurallar, fonksiyonel ilişkiler dolayısıyla karmaşık ve sosyal ağlarla kişilerin birbirine ve devlete bağlı olduğu şehir hayatını düzenler.

İstanbul’da görgü kuralları

Tarih boyunca İstanbul farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış ve İstanbul’u İstanbul yapan değerler bu kültürel birikim neticesinde ortaya çıkmıştır. İstanbul’da kozmopolit bir yaşam kültürü hâkim olmuş, farklı kültürel özelliklere sahip insanlar bir arada yaşamayı tecrübe etmişlerdir. Bilhassa Osmanlı döneminde farklı etnik, dini, coğrafi kökene sahip insanlar İstanbul’da ortak bir yaşam kültürü oluşturmuşlardır.

İstanbul’un sadece siyasi değil, ilmi, edebi ve kültürel anlamda imparatorluğun başkenti olması, bu şehirde nezaket, zarafet ve incelik duygusunun gelişmesine imkân sağlamıştır. Adabımuaşeret ile ilgili yayınların tamamına yakınının İstanbul’da neşredildiği ve önemli çoğunluğunun yine İstanbullu okuyucuya ulaştığı bilinmektedir. Günümüzde geçmişe atfen zikredilen “İstanbul hanımefendisi” ve “İstanbul beyefendisi” gibi tanımlamalar İstanbul’un bu husustaki ayrıcalıklı konumuna işaret etmektedir.

Öte yandan “İstanbul adabımuaşereti” olarak tanımlanan muaşeretin (birbiriyle toplumsal ilişkiler içinde bulunma) sadece üzerinde uzlaşılan ortak yaşam tecrübelerinden ibaret olmadığı da bilinmelidir. İstanbul’da tarih boyunca adabımuaşeret pratiklerinin değişmesinin yanı sıra aynı zaman diliminde sosyal, dini, ekonomik ve etnik olarak farklı grupların farklı adabımuaşeret anlayışları ve pratikleri olmuştur. Hızlı bir değişim ve dönüşümün yaşandığı 19. yüzyılda da alafranga hayat tarzı karşısında toplumun farklı kesimlerinin farklı tavır alışları ve tepkileri olmuş; dolayısıyla da alafranga, alaturka ya da ikisinin sentezinden oluşan farklı muaşeret pratikleri bir arada görülmüştür.

İstanbul’da toplumsal davranışların dönüşümü

Erken Cumhuriyet döneminde kamusal alandaki davranışlar, modern, seküler ve Batılı bir ulus-millet yaratma hedefi doğrultusunda devlet eliyle yeniden biçimlendirildi. Sokaklar, meydanlar, balo salonları ve toplu taşıma araçları gibi kamusal mekânlar, "yeni insan" modelinin sergilendiği ve denetlendiği birer sahne haline geldi.

Erken Cumhuriyet döneminde gündelik hayatın dönüşümü, sadece siyasi veya hukuki bir yenilik değil, aynı zamanda yeni bir "asri insan" ve yurttaş modeli yaratma çabasıydı. Bu süreçte adabımuaşeret, geleneksel saray/konak kültüründen sıyrılarak kamusal alana yayılan Batılı, laik ve eşitlikçi bir toplumsal kimlik inşa etme aracı haline geldi.

  • Kamusal Alan ve Sokak: Selamlaşma biçimleri, sokakta yürüyüş adabı ve toplumsal taşıma araçlarındaki davranışlar Batılı normlara göre yeniden düzenlendi.
  • Kadın-Erkek İlişkileri: Kadınların kamusal hayatta, sokakta, kafelerde ve resmi davetlerde erkeklerle eşit bireyler olarak yer alması nezaket kurallarına da yansıdı; geleneksel kaç-göç alışkanlıkları terk edildi.
  • Sofralar ve Ziyafetler: Alafranga yemek adabı, çatal-bıçak kullanımı, sofra sohbetleri ve davetlerdeki kıyafet/davranış uyumu modernleşmenin simgesi sayıldı.
  • Yazılı Rehberler (Görgü Kitapları): Nezaket kuralları gazeteler, dergiler ve yayımlanan görgü/adab-ı muaşeret kitapları aracılığıyla halka anlatıldı ve öğretildi.
  • Dil ve Hitabet: Hitaplarda "efendim, beyefendi, hanımefendi" gibi unvanların sadeleşmesi, konuşma adabında nezaket ve karşılıklı saygının esas alınması teşvik edildi.

1930'lu yıllarda İstanbul, geleneksel Osmanlı alışkanlıkları ile Cumhuriyet dönemi Batılılaşma (alafranga) normlarının harmanlandığı, kamusal alanın "medeni ve düzenli" bir kimlikle yeniden kurulduğu bir dönem yaşadı. Basılan adabımuaşeret kılavuzları ile sokakta, evde ve sosyal hayatta titizlikle uyulması istenen kurallar İstanbullulara adeta bir yaşam disiplini olarak sunuldu.

Gündelik hayat pratikleri üzerine düşünme faaliyeti 1939’da en üst seviyeye ulaştı; tam da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’una sahne olan yılda. II. Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki İstanbul’un gündelik hayatına, mekânlarına, kişilerine ve ilişkilerine dair incelikli gözlemlerle ve çarpıcı ayrıntılarla dolu bu roman, gündelik hayata duyulan ilgideki yükselişin önemli bir kanıtıydı.

İki savaş arası Avrupa’da yazan Walter Benjamin, Sigmund Freud, Georg Simmel gibi aydınları aklımıza getirdiğimizde benzer bir eğilimin tüm dünyada geçerli olduğu söylenebilir: Modernitenin kriz anında, modern yaşam sorunsallaştırılıyordu.

Saygısızlıkla mücadele ihtiyacı doğuyor

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde şehirleşme ve göçlerle değişen demografik yapı, büyük şehirlerin ve özellikle İstanbul’un sosyoekonomik yapısını dönüştürdü. Taşradan göçlerin yoğunluğu ve hızı, şehir hayatına uyum sağlayamayan bir kitlenin habercisi oldu.

Şehirde sinemalar, tiyatrolar çoğalıyor, apartmanlar yükseliyordu; ancak burası gerçek anlamda ne uygarlaşıyor ne de sakinlerinin bir kısmında modern şehirlere yaraşır davranışlar gözlemleniyordu. Sokaklarda ve özellikle toplu taşıma araçlarında rahatsız edici olaylar yaşanıyordu. O kadar ki 1939 yılında görevlilere halka nasıl davranacakları konusunda adabımuaşeret dersleri verilmesi kararlaştırılmıştı.

Bu durum özellikle kamusal alanlarda belirginleşti ve kimi aydınlar bazı davranışları “saygısızlık” olarak tanımlayarak bunlarla mücadeleye girişti.

Şehrin imajını zedeleyen, birlikte yaşama kültürüne zarar veren kişilerle ve eylemleriyle mücadele edilmesi gerektiğine inanan isimlerin başında Dr. Zeki Zeren geliyordu. Bir İstanbullu olarak kendisine bu konuda bir rol biçen Zeren, zaman zaman Halkevlerinde konuyla ilgili konferanslar veriyordu.

Ord. Prof. Dr. Zeki Zeren kimdir?

Ord. Prof. Dr. Zeki Zeren (1900–1973), Türkiye’nin modern tıp eğitiminin kurucu isimlerinden biridir. Anatomi alanındaki akademik çalışmaları ve Türkçe tıp terimlerinin geliştirilmesine yaptığı katkılarla tanınır. Aynı zamanda 1961-1965 yılları arasında CHP İstanbul Milletvekili olarak siyasi görev de üstlenmiştir.

Prof. Dr. Zeki Zeren, 1946 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Yayınları arasından çıkardığı Latince-Türkçe-Osmanlıca Anatomi Sözlüğü ve Türk Anatomi Terimleri adlı eseri ile tıp dilinin Türkçeleştirilmesi çalışmalarında öncü bir yere sahiptir. Zeren’in hazırladığı ve önemli bir örnek teşkil eden bu eserde, kısa bir Latince gramer bilgisinin yanı sıra binlerce Latince anatomi teriminin Osmanlıca ve Türkçe karşılıkları bulunmaktadır.

İçinde yaşadığı toplumun sorunlarını kendine dert edinen Zeki Zeren, kendi çocuklarına ve çocuklarının akranlarına ithaf ettiği Sıhhat, Terbiye ve Giyim Hakkında Umumi Prensip ve Âdetler adlı kitabının son paragraflarından birinde vatanına ve gelecek nesillere verdiği önemi şu şekilde belirtmiştir:

“Vücudunuz vatan toprağına karışmak için mezarına giderken, ruhunuz, arkanızda o toprağı çiğnetmeyecek, yurda hor baktırmayacak kabiliyette yetiştirdiğiniz evlatlarınızı yeni nesil arasına katmış olmakla ancak müsterih olmalıdır. İşte bu söylediğim meziyetlere sahip, yüksek karakterli olmanız hem kendiniz hem de memleket için lüzumlu ve faydalıdır.”

Saygısızlıkla Savaş Derneği (SaSaDe), Temmuz 1945'te İstanbul'da Ordinaryüs Profesör Dr. Zeki Zeren ve arkadaşları tarafından kurulan, şehirdeki medeni yaşamı ve görgü kurallarını geliştirmeyi amaçlamış bir sivil toplum kuruluşudur.

Bu sivil toplum girişimi, Cumhuriyet’in ilk on yıllarındaki modernleşme ve ideal yurttaş inşa etme çabasının bir yansımasıdır.

Dernek, köyden kente göç ile hızla evrilen kentleşme sürecinde geleneksel adabımuaşeret kurallarını modern bir formda korumayı hedeflemiştir.

Nazik bir savaş!

Derneğin kurucuları aydınları mücadelenin ortağı yapmayı, onlara bu anlamda sorumluluk yüklemeyi önemsiyordu. Bu anlayışa uygun olarak yöntemleri zor kullanmak değil, medeni, insani, pedagojik ve psikolojik bir yol tutmaktı.

Derneğin amacı tüzüğünde iki madde halinde belirtilmişti:

1) İstanbul’da belediye nizamlarını tanıtmak ve bu nizamların uygulanmasında, hemşeri yaşayışına sağlanması düşünülen karşılıklı faydaları anlatmak ve nizamlara saygıyı göstermeye davet etmek.
2) İstanbul şehrinde ileri, medeni bir şehir topluluğu yaşayışının gerektirdiği karşılıklı saygı adabını kökleştirmek ve yaymak için çalışmak.

Prof. Dr. Zeren’i harekete geçiren anekdotlardan biri doktor arkadaşının yeni aldığı keten elbisenin yolda giderken bir kadının pencereden süprüntü dökmesiyle berbat olmasıydı. Zeren’e göre derneğin kurulmasındaki itici güç saygısızlığın çoğalmasına etki eden aydınlardaki cesaret eksikliği, onlardaki “neme lazım” anlayışıydı. Zeren, sorunun şehrin saygısız insanlarından kaynaklandığını dile getirirken insanların mücadele için sadece kolluk kuvvetlerinden medet ummasını büyük bir eksiklik olarak görüyordu. Derneğin kuruluş günlerinde şöyle diyordu:

“Hepimiz biliriz ki medeni şehirlerde saygısızlık yapacaklar kendi hemşerilerinden zabıta kadar çekinir. İstanbul saygısızlarında bu korku yoktur. Herkes zabıtadan, belediyeden medet umuyor. Bu eksik bir iştir. İşte Kurum, kurulursa vatandaşları saygısızlıkla hep birlikte savaşa çağıracaktır.”

Dernek ilk toplantısını Eylül 1945’te Moda Deniz Kulübü’nde gerçekleştirdi. Kurucuların ve üyelerin büyük kısmı Kadıköy sakinlerinden, doktorlardan, avukatlar ve tüccarlardan oluşuyordu.

Saygısız bulunan davranışlar nelerdi?

Peki, derneğin “saygısızlık” olarak değerlendirdiği davranışlar nelerdi?

Uluorta argo kullanılması, ailelerin umursamadığı kimi aylak çocukların sokaklardaki duvarları çizmeleri, tramvay durakları ve iskelelerin bekleme yerlerine yazılar yazılması, çöpçülerin toz kaldırması, şipşak fotoğrafçıların tacizleri, parklarda meyve yiyip kabuklarını yere atanlar, mahalle aralarında horoz besleyenler, balo ve kokteyllere gidip karınlarını tıka basa doyuranlar, sarımsak tüketip ağzını temizlemeden etrafa rahatsızlık verenler, sokaklarda sağdan değil soldan giderek insanlara yolları dar edenler…

O dönemde kamusal hayatın yoğunlaştığı iki alan toplu taşıma araçları ve sinema salonlarıydı.

Toplu taşıma araçlarında kazançlarını, kıyafetlerini, yediklerini bağıra çağıra anlatan hacıağaların görgüsüzlükleri; vereceği bilet için elini tükürükleyen biletçiler, vapurda çocuğunu ortalığa salanlar, insanların yüzüne hapşıranlar, ihtiyacı olanlara yer vermeyenler, araçlara itiş kakışla binenler sorun olarak tespit edilmişti.

Sinema salonlarında ise film seanslarına uyulmaması, yer kapma telaşı, sinemaya şıklık olsun diye büyük şapkalarla gelen kadınların izleyicilerin görüş alanını kapatmaları, filmin ortasında girip çıkanlar, gizli sigara içenler, çıtır çıtır kabak çekirdeği çıtlatanlar önemli sorunlar olarak görülüyordu.

Çalışmalarında en büyük desteği aydınlardan bekleyen dernek, olanakları ölçüsünde konferanslar veriyor, uygun yerlere afiş ve levhalar asıyordu. Üyeler saygısız bir davranışa rast geldiklerinde ilgili kişiyi tatlı dille uyarmaya özen gösteriyordu. Gazetelerde makaleler, bilgilendirici sloganlar yayımlanıyordu.

Dernek halkı bilinçlendirmek için afişlere özel önem veriyordu. Türk grafik tarihinin önemli ismi ve dönemin ünlü sanatçısı İhap Hulusi Görey tarafından hazırlanan afişlerde, Batılı kıyafetli (takım elbiseli, kravatlı ve şapkalı) örnek figürler halka uyarılar sunuyordu. Bu afişler, ideal ve "medeni" şehir insanı imajını görselleştiriyordu.

Bu çalışmalardan en bilineni olan Vatandaş adlı afiş çalışması, yere tükürenlere, yasak dinlemeyenlere, herkesin rahatını bozanlara, daha farklı bir ifade ile saygısızlıkların her türlüsüne karşı tepkisiz kalmamamız gerektiğini anlatıyordu.

Dernek kısa sürede belli bir kesimden taraftar kazandı. Kurucu üyelerin hemen ardından derneğe katılan isimler arasında dönemin tanınmış şahsiyetleri vardı: Zeki Rıza Sporel, Samih Nafiz Tansu, Süheyl Ünver, Fahrettin Kerim Gökay bunlar arasında en göze çarpanlarıydı. Vali ve Belediye Reisi Lütfi Kırdar da fahri başkanlık görevini üstlenmişti.

Derneğin ilginç bir faaliyeti üyeleri için hazırladığı ve derneğin imzasının yer aldığı karne defterleriydi. Üyeler bir “saygısıza” rastladıklarında karneden ilgili renkli sayfayı kopararak o kişiye veriyordu. Karnenin beyaz sayfalarında sokaklar yerine mendile tükürmenin daha medenice olduğu, sarı sayfalarda sigara içmenin yasak olduğu yerler belirtiliyor, mor sayfalarda sağdan yürümenin âdet olduğu belirtiliyordu. Pembe olanlarda çöplerin yere atılmamasına, mavilerde ihtiyacı olanlara yer verilmesine, yeşil olanlarda gürültü yapılmamasına atıf yapılıyordu. Sayfalardaki uyarılar son derece kibar bir dille kaleme alınmıştı.

Karşılık bulmayan çaba

Saygısızlıkla Savaş Derneği zaman içinde aydınlardan beklediği desteği bulamadığı gibi kimi aydınların alaycı yaklaşımlarıyla karşılaştı. Örneğin gazeteci Abidin Daver, saygısızların çokluğundan ve kaba kuvvet kullanmalarından dolayı derneğe üye olarak “güçlü” kişiler almalarını tavsiye ediyordu.

Prof. Dr. Zeki Zeren derneğin İstanbul'un sosyokültürel hayatındaki rolü için şu değerlendirmede bulunuyordu:

"Son senelere kadar İstanbul'da hoş bir atmosfer vardı ki münevverlerimiz bu havaya hâkimdi. Bu, son senelerde ise hissedilir şekilde değişti. Şehirde saygısızlar çoğaldı. Bunun üzerine münevverlerimize cesaret vermek istedik. Ne yazık ki münevverlerimiz, yani saygılılar saygısızlardan çekindiler. Onlarla mücadeleye girişmektense temas etmemeyi tercih ettiler."

Yaptırım gücü olan kolluk kuvvetlerinin bile üstesinden gelemediği sorunları tatlı dille çözmeye çalışan dernek, ilerleyen yıllarda maddi ve manevi olanaksızlıklardan dolayı anlamlı bir etki yaratamadı, faaliyetleri sınırlı kaldı.

Saygısızlıkla Savaş Derneği üye sayısını anlamlı bir şekilde artıramadı, Aralık 1945’e gelindiğinde derneğin sadece 38 üyesi vardı. Bu düşük sayı kolektif bilincin artmasının önündeki önemli engellerden biri oldu.

Çalışmaları belli bir kesimde bilinçlenmeye neden olsa da kitlesel bir değişim yaratamayan dernek, en sonunda Kasım 1952’de hükümet, üniversite ve basından yeterli ilgiyi göremediği gerekçesiyle kendini feshetti.

Prof. Dr. Zeki Zeren, bu mücadelenin olumlu bir sonuç vermesi için ne gibi olanakların kullanıldığı sorusuna şu cevabı veriyordu: “Saygısızlık; ister bilerek ister bilmeyerek olsun, üç şekilde önlenebilir: Tavsiye, ihtar, ceza. Birinci ve ikinci hususlar münevver zümrelerin işidir. Biz münevver muhitlerden fazla alaka görmedik, bizi daha ziyade sembolik bir varlık olarak karşıladılar. Bu vaziyet karşısında üçüncü çareye başvurmayı düşündük. Şehir meclisine ve diğer ilgili makamlara müracaat ettik. Burada da karşımıza mevzuat çıktı, bir netice elde edemedik.”

Böylece derneğin uygar bir İstanbul beklentisi iyi niyetli bir çabadan öteye gidemedi.

Yine de Zeki Zeren ve onun öncülüğünde gerçekleştirilen bu gayretler, aynı sosyal çevrede yaşayan insanların birbirlerini daha ileriye taşımak için bireysel inisiyatifler alabileceklerine dair değerli bir örnek oldu.

Zeki Zeren’in hayalini gerçekleştirmek

Daha saygılı bir İstanbul hayal eden Zeki Zeren bugün unutuldu, anısı ise bir dönem yaşadığı Göztepe’de adının verildiği sokakta yaşıyor.

Tam da o sokakta bugün bir başka aydının bir başka hayali, yazar Sunay Akın tarafından kurulan İstanbul Oyuncak Müzesi’nde hayat buluyor.

Kim bilir, belki o müzeyi ziyaret eden çocuklar Zeki Bey’in hayalini gerçekleştirir…